-->

Çeviri

13 Mart 2015 Cuma

Yazarlardan Kılıçdaroğlu'na suç duyurusu

"Diliniz Kaba Vicdanınız Taş" başlıklı köşe yazısı yazan 16 gazeteci, grup toplantısındaki konuşmasında kendilerine hakaret ettiği gerekçesiyle CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu hakkında suç duyurusunda bulundu.

İSTANBUL
''Diliniz Kaba Vicdanınız Taş'' başlıklı köşe yazısı yazan 16 gazeteci, grup toplantısındaki konuşmasında kendilerine hakaret ettiği gerekçesiyle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hakkında suç duyurusunda bulundu.
Köşe yazarları Kemal Öztürk, Saadet Oruç, Kenan Alpay, Abdulhamit Güler ve Merve Şebnem Oruç, avukatları ile Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda gelerek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusu dilekçesini verdi.
Avukat Cihat Gökdemir tarafından savcılığa sunulan dilekçede, müvekkiller Ahmet Kekeç, Ardan Zentürk, Yasin Aktay, Cemile Bayraktar, Merve Şebnem Oruç, Murat Çiçek, Esra Elönü, Halime Kökçe, Kemal Öztürk, Mahmut Övür, Ersoy Dede, Abdulkadir Selvi, Abdulhamit Güler, Kenan Alpay, Fuat Uğur ve Saadet Oruç'un gazetelerindeki köşelerinde, ''Diliniz Kaba Vicdanınız Taş'' başlıklı yazı kaleme aldıkları hatırlatıldı. 
Kılıçdaroğlu'nun bu konuya değindiği 10 Mart'taki grup toplantısında, eleştiri sınırını fazlasıyla aşarak yazarlara hakaret ettiği belirtilen dilekçede, hakaretler nedeniyle müvekkillerin onur, şeref ve saygınlıklarının zarar gördüğü aktarıldı.
Dilekçede, köşe yazılarının, toplumsal ve gündemdeki bir konuyu eleştirel bir dille değerlendirmekten öteye geçmeyen ve tamamıyla gazeteciliğin gerektirdiği kriterlere uygun şekilde kaleme alındığı kaydedildi.
Köşe yazılarının, gerek içerikleri açısından gerekse de toplumda yankı bulması amacıyla mağduriyete verilen bir tepki olarak ''aynı başlıkla'' yazılmasının hukuka aykırı yönünün bulunmadığı belirtilen dilekçede, ''Kemal Kılıçdaroğlu, fikir özgürlüğüne tahammülsüzlük göstererek eleştiri sınırını fazlasıyla aşan ifadelerle müvekkilleri 'yalanların temsilcisi' olarak tanımlayarak ağır hakaretlerde bulunmuştur'' denildi.
Dilekçede, söz konusu konuşmanın topluluk önünde yapılması sonrasında sözlerin toplumda dikkati çekecek nitelikte olması nedeniyle yazılı ve görsel medyada yoğun şekilde yer alarak aleniyet unsurunun oluştuğu belirtilerek, Kılıçdaroğlu hakkında gerekli soruşturmanın başlatılarak, kamu davasının açılması talep edildi.  
"Özel bir yerden talimat almadık"
Adliye çıkışında köşe yazarları adına konuşan Yeni Şafak Gazetesi Köşe Yazarı Kemal Öztürk, bir süre önce Kabataş olayının yeniden bahane edilerek, 4 kadın yazar arkadaşının sosyal medyada, kamuoyunda, gazete köşelerinde ve manşetlerinde linç edilmelerini protesto etmek amacıyla bir grup yazar olarak aynı başlıkta makale kaleme aldıklarını anlattı. 
Özel bir organizasyona gitmediklerini, özel bir yerden talimat da almadıklarını vurgulayan Öztürk, kadın gazetecilere yapılan edepten ve adaptan yoksun linci protesto etmek için bu yazıyı yazdıklarını kaydetti.
Öztürk, "Düşünün ki, kadın gazetecilerimizi, çok özür dileyerek söylüyorum, 'pornografik' afişlere, fotomontajla resimlerini koyup, bütün sosyal medyada, gazetede yayan, makale konusu yapan, evlerinin krokisini yayınlayan, arkadaşlarımızın evlerinin adreslerini yayınlayan bir zihniyettir bu. Protesto ettiğimiz şey budur" diye konuştu.
"Gazetecilerin muhatapları gazetecilerdir"
Köşe yazarlarının "tacize uğradığını söyleyen bir kadının fikirlerini köşelerine taşıdığını" anlatan Öztürk, kamuoyunda yapılan bu linci protesto ettikleri yazılarının, başka köşe yazarları tarafından eleştirildiğini, televizyon tartışmalarında konu olduğunu ve bunların hepsini makul karşıladıklarını ifade etti.
Gazeteci Kemal Öztürk, şu görüşleri dile getirdi: 
"Anamuhalefet Partisi Genel Başkanı, grup konuşmasında, bu ortak başlıkla yazı yazan gazetecileri, vicdan, din, namus, ahlak, kitap sorgusuna tutuyor. 'Sizlerde bu var mı' diye hakaret ediyor. Gazetecilerin fikrini ve düşüncesini açıklamayı adeta bastıran, yok eden bir siyasi tartışma içine girmiş olduk. Siyasetçilerin muhatapları siyasetçidir, gazetecilerin muhatapları gazetecidir. Biz gazetecilerle muhatap olmaya alıştık ama bir anamuhalefet partisi liderinin hakaretine maruz kalmayı asla kabul etmeyiz. Bugün eski Türkiye'nin refleksleriyle hareket eden insanların 'Hakaret ettim, yanımda kar kalsın', 'Linç ettim, yanımda kar kalsın', 'Siyasi olarak baskı yaptım, yanımda kar kalsın' dönemi de bitmiştir. Burada temsilci olarak geldiğimiz ama sayıları 100'ü aşkın gazeteci arkadaşımız adına bu linci ve siyasi karalamayı, hakareti de kabul etmediğimizi belirtmek isteriz. Türkiye'de ilk defa anamuhalefet hakkında suç duyurusunda bulunuyor gazeteciler, sanırım ilk defa anamuhalefet partisi muhalefetteyken gazetecilerle mahkemelik de oluyor. Bu da ancak Sayın Kılıçdaroğlu'nun yapabileceği bir şeydi ve bunu da başarmış oldu"
"Fikirlerimizi özgürce yazmaya devam edeceğiz" 
Kemal Öztürk, fikirlerini özgürce köşelerinde yazmaya, televizyonlarda konuşmaya devam edeceklerini ifade ederek, hiçbir şekilde hakaret etmeden, hiç kimseye Kılıçdaroğlu'nun hitap ettiği şekilde hitap etmeden, gazetecilik faaliyetlerini sürdüreceklerini anlattı.
Öztürk, "Burada altını çizmek istediğimiz bir diğer konu da gazetecilere bu denli hakaret eden bir siyasi figür olmasına rağmen basın meslek örgütlerimizin hiçbir şekilde buna ses çıkarmamasıdır. Bundan dolayı da meslektaşlarımıza teessüflerimizi bildiriyoruz. Hiç kimse hakaret ederek yanına kar kalacağını düşünmesin. Biz adalete ve hukuka güveniyoruz. Umuyorum seviyeli ve düzeyli bir tartışmayla seçime gideriz. Bunların bir seçim tartışması olduğunu da görüyoruz ama basın özgürlüğünün seçim malzemesi yapılmasını doğru bulmuyoruz" şeklinde konuştu.

12 Mart 2015 Perşembe

Batı Afrika'daki Ebola salgını

Dünya Sağlık Örgütü, Ebola virüsünden etkilenen Batı Afrika ülkeleri Liberya, Gine ve Sierra Leone'de ölenlerin sayısının 10 bini aştığını bildirdi.

CENEVRE
Dünya Sağlık Örgütü'nden (DSÖ) yapılan açıklamada, Ebola virüsünden etkilenen Batı Afrika ülkeleri Liberya, Gine ve Sierra Leone'de ölenlerin sayısının 10 bini aştığı bildirildi.  
DSÖ'nün açıklamasında, salgının devam ettiği Liberya, Gine ve Sierra Leone'de görülen 24 bin 350 Ebola vakasında, 10 bin 4 kişinin öldüğünün tespit edildiği belirtildi. 
Ebola virüsünden Liberya'da 9 bin 343 vakada 4 bin 162 kişi, Sierra Leone'de 11 bin 677 vakada 3 bin 655 kişi, Gine'de ise 3 bin 330 vakada 2 bin 187 kişinin hayatını kaybettiği ifade edildi. 
Liberya'da son iki haftada yeni vaka tespit edilmediği açıklandı.
Ebola virüsü nedeniyle Batı Afrika'da 491 sağlık çalışanının hayatını kaybettiği duyuruldu.
Batı Afrika dışında Ebola virüsünden Mali'de 8 vakada 6, Nijerya'da 20 vakada 8 ve ABD'de 4 vakada 1 kişi hayatını kaybetmiş, İngiltere, Senegal ve İspanya'da birer vaka saptanmıştı. 
Dünya genelinde Ebola virüsünden ölenlerin sayısı bu ülkeler de eklendiğinde 10 bin 19'a yükselmiş oldu.

11 Mart 2015 Çarşamba

Dalan neden "firari" olduğunu anlattı

Firari olarak yargılandığı Ergenekon davası kapsamında hakkındaki yakalama kararının kaldırılmasının ardından Türkiye'ye dönen Bedrettin Dalan, "kurulan şeytani kumpasın mağduru olmamak için" yurt dışına çıktığını söyledi.

İSTANBUL
Firari olarak yargılandığı Ergenekon davası kapsamında hakkındaki yakalama kararının kaldırılmasının ardından Türkiye'ye dönen Yeditepe Üniversitesi kurucusu Bedrettin Dalan, "kurulan şeytani kumpasın mağduru olmamak için" yurt dışına çıktığını söyledi. 
Dalan, Yeditepe Üniversitesi'nde düzenlediği basın toplantısında, 7 yıl aradan aradan sonra dönmekten duyduğu mutluluğu, "Kanat taktım, uçuyorum" şeklinde nitelendirdi.  
Bir zamanlar ülkesinden bir hafta bile ayrı kaldığında gece yarısı dahi olsa döndüğünü ifade eden Dalan, şöyle devam etti:
"Bu sefer, 7 yıla yakın bir zaman yurt dışında kalmak zorunda kaldım. Birçok yazar, çizer kendine göre 'Ergenekon davasının firari sanığı' dedi bana. Hayatımda hiçbir şeyden firar etmedim, hiçbir tehlikeden dahi kaçıp kurtulmayı denemedim. Ancak bu seferki tehlike değil, bu seferki doğrudan doğruya sayın Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi kumpas. Yani hukuku gayelerine alet eden, kendini hukuk adamı zanneden bir takım kişilerin kurduğu şeytani bir kumpastı. Bu kumpasın mağduru olmamak için yurt dışına çıktım. Sizi temin ederim ki yurt dışına çıkarken bana bu kumpası kuran, üst seviyedeki üst aklın dışında ne polisler, ne savcılar, ne de hakimler, kumpasın tetikçileri olan kişiler tutuklanacağımı bilmiyorlardı. Ama ben çok çok evvelden, 20 yıl evvelden bu işlerin bana doğru geleceğini biliyordum. Herhangi bir devlet görevlisinin beni uyarmasıyla değil, içinde yaşadığım son 30 yılın macerasının bana verdiği akılla yurt dışına çıktım. Eğer bir memlekette akıl, vicdan, hukuk varsa bana hiç kimse, ama hiç kimse 'firari sanık' diyemez. Sanık olmamız için doğru düzgün bir iddianame, doğru düzgün çalışan bir hukuk kanalı olması gerekirdi. Maalesef bu kumpas davalarının hiçbirisinde akıl, vicdan ve hukuktan, hiçbir şeyden bahsetmek mümkün değil. Bunları şu anda ben söylüyorum ama devletin resmi savcısı da bundan 15 gün evvel Bakırköy'de söyledi." 
"Herkes kendi kazdığı kuyuya düşer"
Kendini haksız, hukuksuz bir tehlikeden, komplodan korumak için gayret sarf eden insana "firari" demenin hangi akla ve vicdana hizmet ettiğini anlamanın mümkün olmadığını söyleyen Dalan, "Bundan sonra başkaları firari durumda olacak. Olmaya da başladı. Çünkü onlar da bu komplonun belirli kademedeki elemanlarıydılar. 'Herkes kendi kazdığı kuyuya düşer' diye bir atasözü var. Kumpası kuranlar, kendi kazdıkları kuyuya bir bir düşmeye başladılar. Düşmeye de devam edecekler. Çünkü adalet yavaş yürür ama mutlaka yerini bulur. 7 yıl gecikmeyle de olsa adaletin yerine gelmesini görmekten son derece mutluluk duyuyorum" diye konuştu. 
Kumpasın, Türkiye Cumhuriyeti devletine, milletine, adaletine karşı kurulduğunu belirten Dalan, Türk hukukunun, "darbenin ağır ezikliği altında" olduğunu savundu. 
"İddianameyle alay ettiler"
Vatandaşın adalete güveninin azaldığı ülkede yaşamanın hakimler için bile zor olduğunu dile getiren Dalan, şunları kaydetti:
"Yurt dışında bunun utancını çok yaşadım. Kime, hangi hakime, hangi savcıya ve hukukçuya, aleyhimde yazılmış 'iddianame' denilen şeyi Almanca ve İngilizce'ye çevirtip gösterdiysem, hepsi gülüp geçtiler ve alay ettiler. Alay etme, içime kurşun gibi çöktü. Çünkü benim ülkemin adaleti, hakimleri, savcıları böyle olmamalıydı. Sadece ülkemin hasretiyle değil, 7 yıl bu utançla da yaşadım. İddianamenin içinde tek bir satırlık suç unsuru olsaydı dünyanın en büyük hukuk devletleri, Amerika Birleşik Devletleri veya Almanya beni misafir statüsünde oralarda tutmazdı. Benim üzerinde durduğum şey, 'hukuk, adalet, hukuk ve adaletin, aklın hakim olduğu Türkiye'nin mutlaka yeniden yaratılması mecburiyetidir." 
"Sığınmacı değil misafir yaptılar"
Türkiye'deki hukuk sisteminin "bu ağır komplo ve kumpas darbelerine rağmen" düzelmesini isteyen Dalan, 7 yılın çok zor geçtiğini anlattı. 
Bedrettin Dalan, yakın arkadaşlarının selam vermekten, telefon etmekten kaçındıkları dönemde yardımını esirgemeyen ve "büyük dostlarım" dediği Almanya'daki Türklere ve kendisine devlet misafiri statüsü tanıyan Alman devletine şükranlarını sundu.
"Herhangi bir şekilde siyasete girme niyetim yok"
Dalan, basın toplantısının ardından soruları yanıtladı.
Türkiye'de 20-30 yıl öncesinden görebildiğini söylediği süreçle ilgili herhangi bir somut adım atıp atmadığı, devletin gerekli kurumlarına ve organlarıyla paylaşıp paylaşmadığına ilişkin soruya Dalan, "Gerekli olan bütün organlara söyledim. Hiç kimse bana inanmadı. Karım dahi inanmadı" cevabını verdi. 
Türkiye'deki bu süreçle ilgili 1986 yıllarında Güneri Civaoğlu'na Amerikalı bir subayın Suudi Arabistan'da harita gösterdiğini savunan Dalan, "Bu süreç, o süreçtir. O sürecin detaylarını, rahmetli Turgut Özal'a çok yakın olduğum için fazlasıyla öğrendim. Gözüm patladı, yüreğim sıkıldı. Başta karıma açtım. İlgili bütün kişi ve kurumlara anlattım. Hiç birisi inanmadı. 'Türkiye'de böyle şey olmaz' dediler. Türkiye'nin geldiği noktayı görüyorsunuz. Bu bir hikaye değil, bu bir büyük proje, evrensel proje. Onun da mağdurları arasına girdik. Mağduriyetten dolayı pişman değilim. Çünkü, yapmam gerekeni, uyarı görevini yaptım. Benden bu kadar. Gerisi de devletimize, milletimize ait bir hadisedir" diye konuştu. 
Bu konuyu biraz açmasını isteyen basın mensuplarına Dalan, bunun Civaoğlu'na sorulmasını istedi. 
Siyaset yapmak istemediğini vurgulayan Dalan, "Güncel siyasetin tamamen dışındayım. Kesinlikle herhangi bir şekilde siyasete girme niyetim yok. Benden hiç kimse çekinmesin. Bedrettin Dalan, artık görevini yapmıştır. Cezasını da mağduriyetini çekmiştir. Herkes kendi yoluna baksın. Siyasette işim yok" ifadelerini kullandı. 
Dalan, yaşananların bir proje olduğunu savunarak, Tuncay Güney'in de "Bu bir senaryo. Bu senaryoda herkes rolünü oynadı, senaryo bitti" dediğini söyledi. Bedrettin Dalan, "Senaryo bitmiş olmasaydı belki ben de hala burada olamazdım" değerlendirmesini yaptı. 
"Kumpasın detaylarını anlatırım"
"Kumpas" iddialarına ilişkin yürütülen soruşturmada savcılığa şikayette bulunup bulunmayacağına ilişkin soru üzerine de Dalan, "Şu anda avukatım bu konuda şikayette bulundu. Eğer savcılık çağırırsa, çok detaylı olarak anlatabilirim. Bu kumpasın detaylarını anlatırım" dedi.
Bir basın mensubunun "Kırgınlığınız var mı?" sorusu üzerine duygulanan Dalan, "Kırgınlığım olmaz mı? 7 yıl müddettçe ciğerim dağlandı. Her gün uçaklar İstanbul'a doğru gidiyordu. Ağlatma beni şimdi" diye konuştu. 
Dalan, 1995'te "Türkiye'de irtica ve cemaat kuşatması" ile ilgili bir kitap yazdığının hatırlatılması üzerine, kitapta olacakların hepsinin isim verilmeden yazılı olduğunu belirterek, durumu "Türkiye'ye Uzanan Eller" kitabında da anlattığını kaydetti. 
Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı'ya kurulan bütün komplolar ve öğelerinin şu anda da Türkiye'nin başına sarıldığını aktararak, şöyle devam etti:
"Ermeni meselesi, bunlardan bir tanesi. Birinci Dünya Savaşı öncesinde 'din elden gidiyor' komplosu vardı. Bugün yine başımızda var. Kürt meselesi, bugün yine var. Yani Birinci Dünya Savaşı'ndan evvel Osmanlı'yı yıkan bütün enstrümanlar, Türkiye'nin önüne bugün yine kondu. Milletçe, devletçe, hükümetçe çok uyanık olmamız lazım. İçimizdeki kavgaları minimuma indirip bu uluslararası komployla nasıl baş ederiz, takkemizi önümüze alıp düşünmemiz lazım. Gün, kavga günü değildir. Gün, el ele tutuşup bu dıştan gelen, içtenmiş gibi gösterilen komploları yenmemiz lazım."
"Hukuk çetesinin birebir düşmanlığıyla karşılaştım" 
Dalan, soru üzerine de kumpasın bozulmasına yönelik adımları yeterli bulmadığını anlatarak, "Daha tutarlı, hızlı ve güvenli yolları var. Bakın o zaman Türkiye Cumhuriyeti devleti, kumpasa nasıl tabii olurmuş, darbe hükümete karşı, devlete karşı nasıl yapılırmış, çok daha net olarak ortaya konabilir. Milletin kafası şu anda çok karışık. 'Kimisi haklı, kimisi haksız' diyor. Bedrettin Dalan olarak bugüne kadar 100 binin üstünde genç yetiştirdim. Dünyanın her yerinde başarılı çocuklarım var. Bunlardan birini, herhangi bir şekilde, planlı şekilde devletin askeriyesine, polisine, Dışişleri Bakanlığı'na, adliyesine yerleştirip, bunları şematik olarak direkt Dalan'a bağlı hale getirseydim, ben komplonun başı olurdum. Sadece bireyleri yetiştirdim, ülkenin, insanlığın hizmetine attım. Bu konuda beni hiç kimse suçlayamaz. Suçlarsa boşta kalır" ifadelerini kullandı. 
Soru üzerine, Türkiye'ye döndükten sonra devlet erkanından kendisini arayan olmadığını söyleyen Dalan, ancak çok arayan olduğunu, hükümete yakın çevrelerden de arayanların bulunduğunu dile getirdi. 
Dalan, "İstanbul'a dair en çok neyi özlediniz?" sorusu üzerine de "En çok vatanımı özledim. Sevgilisini özleyen insan, saçını, kaşını, gözünü mü özler. Bütün olarak özler" dedi. 
"Cumhurbaşkanı, başbakan olduğu dönemde Ergenekon yargılama süreci için 'bu sürecin savcısıyım' ifadesini kullanmıştı. 7 yıllık süreçte siyasetin müdahalesiyle karşılaştınız mı?" sorusuna da Dalan, "Siyasetin müdahalesiyle hiç karşılaşmadım. Sadece hukuk çetesinin birebir düşmanlığıyla karşılaştım. Cumhurbaşkanımız o günlerde eğer bu durumu görmediyse, görmeyebilir. 25 yıl evvel karıma anlattım, bana kahkahayla güldü. Sayın Cumhurbaşkanımızın da o günlerde bunu görmemesi, son derece doğal. Ama bunu gördükten sonra eğer yoluna devam etseydi kınardım. Madem ki hatadan döndü, şu anda doğru istikamette. Kutluyorum. Allah kuvvet versin diyorum" karşılığını verdi. 
Bu arada, Yeditepe Üniversitesi Üzeyir Garih Salonu'ndaki toplantı başlamadan önce Dalan'ın masasının yanındaki devrilen Türk Bayrağı ve üniversitenin flaması görevlilerce yerden kaldırıldı. 
Dalan hakkındaki yargılama süreci
Bedrettin Dalan hakkında "İrtica ile Mücadele Eylem Planı'' iddialarına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında, 12 Nisan 2010'da yakalama kararı çıkarılmıştı. ''Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etmek'' suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılması istenen Dalan hakkındaki yargılama, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nce "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" davası kapsamında 28 Haziran 2010'da Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi'nde yapılmıştı. 
Mahkeme, yargılama sürecinde Dalan'ın, yurt dışında "kaçak" konumunda olmasını göz önüne alarak, dosya kapsamına göre yokluğunda tutuklama müzekkeresi çıkarılmasını ve kırmızı bülten ile aranmasını karalaştırmıştı. 
Yargılama sürecinde Dalan'ın avukatları aracılığıyla birkaç kez yaptığı "tutuklanmayacağına dair güvence verilmesi durumunda mahkemede ifade verebileceği" şeklindeki talepleri de mahkemece kabul edilmemişti. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama sürecinde bu davayı Ergenekon davasıyla birleştirmiş, 5 Ağustos 2013'te verdiği kararda, Dalan'ın dosyasını, diğer firari sanıklarla beraber ayırmıştı. 
CMK 250. maddesi ve Terörle Mücadele Kanunu'nun 10. maddesiyle görevli mahkemelerin kaldırılması üzerine Dalan'ın dosyasına bakan İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi, "beraat etmesi, hakkındaki yakalama emrinin kaldırılması ve Türkiye'ye dönmesi için sosyal güvence verilmesi" taleplerini reddetmişti. 
Dalan'ın avukatının tekrar yaptığı başvuruyu inceleyen İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Şubat'ta yakalama kararını kaldırmıştı.
AA

10 Mart 2015 Salı

Engellilerin hayatını kolaylaştıran ürünler tanıtıldı

Engelli, yaşlı ve bakıma muhtaç kişiler için gerekli ürün, teknoloji ve hizmetleri aynı çatı altında toplayan "Engelliler Fuarı" Los Angeles Convention Center'da düzenlendi.

LOS ANGELES
Yüzlerce çeşit engelli aracının ve makine destekli hareket teknolojisinin ziyaretçiler tarafından denendiği fuarda, engellilere özel yat ve otomobillerden liftli tekerlekli sandalye modellerine, yürümeyi kolaylaştırıcı kemerlerden biyonik ürünlere, engelli bisikletleri ve spor aletlerine kadar birçok ürün tanıtıldı.
Her yaştan engellinin katıldığı fuarda, en büyük ilgiyi dış dünyayla bağlantı kurmada hayati önem taşıyan bilgisayarlar ve yeni yazılım ve donanım programlarının tanıtıldığı teknoloji stantları gördü. 
Bedeninin büyük kısmını kullanamayan gençler için kişiye özel çözümler sunan ürünlerin de tanıtıldığı fuarda, engelliler ve engelli yakınlarını eğitici ve bilgilendirici seminerler de düzenlendi.
Hayatı kolaylaştırıcı teknolojiler kadar psikolojik desteğin de öne çıktığı fuarda, engellilere asistan köpekler ve minyatür terapi atlarıyla vakit geçirme şansı sunulurken aktivite alanlarında yapılan dans şovları ve spor müsabakaları ziyaretçilere zevkli dakikalar yaşattı.

9 Mart 2015 Pazartesi

Büyükelçiye saldıran zanlının ilk suçu değil

Paris Büyükelçisi Akil'e yönelik "nar sulu" saldırıyı, 2011 yılındaki Paris Kitap Fuarı'nda Türk standına saldıran Ermeni asıllı zanlının düzenlediği belirlendi.

PARİS
Türkiye'nin Paris Büyükelçisi Hakkı Akil'e yönelik "nar sulu" saldırıyı, Ermeni Taşnak Partisi'nin Fransa’daki gençlik kolu Nor Seround'a üye Ermeni asıllı Tad O Gabhann'ın gerçekleştirdiği bildirildi.
Saldırı sonrası 48 saat gözaltında tutulan Gabhann'ın, 2011 yılında Paris Kitap Fuarı'ndaki Türk standına yapılan saldırıyı da gerçekleştirdiği öğrenildi. 
Gabhann'ın erişime eylemden bir süre sonra kapanan sosyal paylaşım sitesi Facebook sayfasında ise Türkiye’ye yönelik hakaret içeren ifadeler yer alıyordu. Gabhann'ın sayfasında, İttihat ve Terakki Partisi liderlerinden Talat ve Cemal Paşa’ların da aralarında bulunduğu pek çok kişinin Ermeni teröristlerce öldürüldüğü Nemesis adı verilen saldırılara saygı için düzenlenecek etkinliğe katılmayı planladığı da belirtiliyordu.
Tad O Gabhann, Paris Üniversitesi Descartes Hukuk Fakültesi'nde 2 Mart'ta düzenlenen "Türkiye ve Avrupa; Fransa ve Türkiye'de laiklik, sınamalar ve tehditler" başlıklı konferansta konuşan Büyükelçi Akil'e, nar suyu atarak saldırmıştı.
Muhabir: Onur Usta

8 Mart 2015 Pazar

Rus muhalif liderin öldürülmesi ile ilgili dava

Rusya'da muhalif lider ve eski Başbakan Yardımcısı Boris Nemtsov'un öldürülmesiyle ilgili davada mahkemeye çıkartılan 5 zanlının tutuklu yargılanması kararlaştırıldı.

MOSKOVA
Rusya'da muhalif lider ve eski Başbakan Yardımcısı Boris Nemtsov'un öldürülmesiyle ilgili davada mahkemeye çıkartılan 5 zanlının tutuklu yargılanması kararlaştırıldı. 
Moskova'da 27 Şubat gecesi Kremlin Sarayı'na çok yakın bir yerde, kimliği henüz belirlenemeyen kişiler tarafından kurşunlanarak öldürülen muhalif Nemtsov'la ilgili soruşturmada, zanlı olarak gözaltına alınan 5 kişi hakim karşısına çıkartıldı. 
Mahkeme, zanlıların 28 Nisan'a kadar tutuklu yargılanmasına karar verdi. Mahkeme heyeti kararı iki celsede aldı. İlk celsede, Zaur Gubayev ve Anzor Gubaşev, ikinci celsede ise Hamzat Bahayev, Tamerlan Esherkanov ve Şagit Gubaşev hakkında karar verildi. 
Öte yandan Rus basınında yer alan haberlerde, zanlılardan birinin cinayet suçunu kabul ettiğine yer verildi. 
Boris Nemtsov, 27 Şubat gecesi Moskova'da Kremlin Sarayı'na çok yakın bir yerde kimliği bilinmeyen kişiler tarafından kurşunlanarak öldürülmüştü. Nemtsov, son yıllarda Putin karşıtı gösterilere verdiği destek ve muhalif tutumuyla öne çıkıyordu. AA

7 Mart 2015 Cumartesi

'Kadına şiddeti reva gören düşünce cahiliye düşüncesidir'

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, kadına şiddeti reva gören her türlü bakış açısının cahiliye düşüncesi olduğunu belirtti.

Sudan'ın başkenti Hartum'da  AA muhabirininin sorularını cevaplayan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, gündemde yer alan konuları değerlendirdi. 
Türkiye'de son günlerde kadınlara yönelik saldırı olaylarının artmasını ve bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı'nın çalışmalarını değerlendiren Görmez, "Dinimiz İslam'ın bize getirdiği öğretiler, onun rahmeti şefkati dikkate alındığında, kadını kadın olduğu için aşağılayan, kadına şiddeti reva gören her türlü düşünce cahiliye düşüncesidir. Kadına karşı şiddetin, İslam'la neşet etmediğini, her kim bunun islam ile neşet ettiğini iddia ediyorsa, bunun İslam'a yapılmış en büyük iftira olduğunun bilinmesini istiyorum" dedi. 
Kadına karşı şiddet konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı'nın son 8 senedir etkin çalışmalar yaptığını anlatan Görmez, kadına karşı şiddet, aile içi şiddet, kadına karşı ayrımcılık, töre cinayetleri ve çocuk evliliği gibi toplumsal sorunları, din hizmetinin ayrılmaz bir parçası olarak gördüklerini ve bu anlamda din görevlilerinin eğitime tabi tutulduğunu söyledi. 
Görmez, söz konusu çalışmalar kapsamında, hutbe ve vaazlarda da kadına karşı şiddet konusunu işleyerek toplumu bilinçlendirdiklerini kaydetti. 
Ortadoğu ve Afrika'yla geciken ilişkiler
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın son 10 yılda hemen hemen tüm Arap ülkeleriyle iletişim kurmasının yanı sıra Afrika ülkeriyle de işbirliğini arttırdığını belirten Görmez, Türkiye'nin iki yılda bir Afrika Dini Liderler Zirvesi gerçekleştirdiğine dikkati çekti. 
Görmez, diyanet işlerinin Ortadoğu ve Afrika ülkeleriyle işbirliği konusunda gecikmelerin olduğunu dile getirerek, şöyle konuştu:
"Afrika'da dini hayatın iki önemli kaynağının Mısır ve Sudan olduğunu fark ettik. Sudan'ın buradan mezun edip gönderdiği din adamlarının, eğitimlerini sağlıklı zemin üzerinde verdiklerine şahit olduk. Sudan'daki eğitim ve dini kurumlar ile üniversitelerin, sadece Sudan için değil, Afrika'daki Müslüman kardeşlerimize uzanacak bir yol olarak gördüğümüzden dolayı çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Tabii gecikmelerimiz var. Keşke bu ilişkileri 20-30 yıl önce daha üst seviyede kurabilseydik, belki bugün İslam dininin, Müslümanların geldiği noktada yaşanan üzücü hadiseler az olacaktı veya hiç olmayacaktı. İnşaallah çok önemli ilişkiler kurmaya devam edeceğiz." 
Avrupa en sonunda Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kapısını yine çalacak 
Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez, yurt dışına imam göndermenin eskiye dayandığına işaret ederek, "ABD'deki 11 Eylül saldırılarının hemen ardından Almanya dışındaki çok sayıda Avrupa ülkesi, Türkiye'ye yazı yazarak 'artık imam istemediğini' iletti. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu sorunu yabancı dil bilen, görev yapacağı ülkenin dilini konuşabilen üniversite mezunu imamlarla aşmaya çalıştık" diye konuştu.  
Daha sonra çeşitli Avrupa ülkelerinin kendi imamlarını kendilerinin yetiştirmek istemesi üzerine Türkiye'nin tedbir olarak yurt dışında doğmuş Türklere ilahiyat eğitimi vererek imam yetiştirdiğini anlatan Görmez, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Üzülerek belirteyim ki  'İslamifobia' dalgası ve bir takım propogandaların etkisinde kalarak, her ne zaman Avrupa'da birlikte yaşama ahlakı ve hukuku konusunda bir sorun yaşamaya başlasalar, bunun imamlardan kaynaklandığına dair bir kanaate sahip olmaya başladılar. Bu son derece yanlış bir düşünce. Göreceksiniz buna kendileri son verdiklerinde tekrar Diyanet İşleri Başkanlığının kapısını çalacaklar ve 'lütfen o eski sistemi yeniden kuralım siz büyük bir özveride bulunmuşsunuz ama biz bunun kıymetini bilmedik. Siz bu vatandaşlarımıza bu desteğinizi vermeye devam edin' diye talepte bulunacaklardır." 
Bazı Avrupa ülkelerinde bu konuda alınan kararların akl-ı selimle alınmış kararlar olmadığını belirten Görmez, "Bu, konuşulacak tartışılacak ve kısa sürede de bundan geri adım atılacaktır diye düşünüyorum" görüşünü dile getirdi.
Diyanet ve vakıf hizmetleri yeniden birleştirilmeli
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, diyanet ile vakıf hizmetlerinin tekrar birleştirilmesinden yana olduklarını ve bu durumu sıklıkla dillendirdiğini söyledi.
Görmez, vakıf hizmetlerinin büyük bir bölümünün zaten dini gayelerle meydana geldiğini vurgulayarak, diyanet ve vakıf hizmetlerinin birleşmesinin çok faydalı olacağını ifade etti. 
Türkiye'de diğer dinleri de içine alacak bir diyanet sisteminin kurulmasının zor göründüğünü anlatan Görmez, gayrımüslim azınlıkların hukukunun Lozan'da düzenlendiğini bu durumda onların tek bir kurumda toplanmasının zor olacağını, ayrıca bu azınlıkların bazılarının da diyanet çatısı altına girmek istemeyeceklerini kaydetti. 
Görmez, sözlerine şöyle devam etti:
"Türkiye'de Lozan dışında kalan bütün dini azınlıkların kendilerini ifade edebilecekleri, dertlerini anlatabilecekleri ve çözüm bulabilecekleri bir çatı altında bir araya gelmeleri faydalı olabilir. Ancak bu Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bünyesinde olduğunda, gerek Alevilik ve diğer bazı yapılar, 'Bizi kendilerine dönüştürecekler' diye bir asimilasyondan söz etmeye başlıyorlar. Bazı farklı yanlış anlamalar devreye girebiliyor. Bu anlamda Türkiye'de bu farklı dini anlayışların kendi yapıları içerisinde yoluna devam etmelerinin daha faydalı olacağı düşüncesindeyim." 
İstanbul'da uluslararası ilahiyat üniversitesi 
İstanbul'da tüm İslam dünyasına hizmet verecek uluslararası bir ilahiyat üniversitesinin son 100 yılda yokluğunun İslam dinine ve dünyasına maliyetinin çok ağır olduğunu söyleyen Diyanet İşleri BaşkanıMehmet Görmez, artık Türkiye'nin İslam Dünyası'na bu imkanı sunmaktan başka çaresi olmadığını bildirdi. 
Orta Asya, Baltık, Balkanlar, Kafkasya, Rusya ve İslam dünyasından gençlerin gelerek din ilimleri tahsil edeceği, uluslararası dillerde eğitim veren uluslararası bir ilahiyat üniversitesinin İstanbul'da olmasından artık kaçılamayacağını anlatan Görmez, şunları söyledi:
"Geldiğimiz noktada İslam dünyasını saran şiddet sarmalını görüyoruz. Bu yanlış dini anlayışların bütün insanları etkisi altına almaya başladığı bir zaman diliminde, bu hizmeti veren müesseselerin, İslam ümmetinin çocuklarını yanlış yerlere sevk ettiğini gördüğümüz şu zaman diliminde artık biz uluslararası bir ilahiyat üniversitesinin kurulmasından kaçamayız. Bizim millet, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye olarak, İslam dünyasına bu imkanı sunmaktan başka çaremiz yok." 
Görmez, bu üniversitenin mutlaka kurulması gerektiğini kaydederek, sözlerini şöyle tamamladı:
"Örnek vermek gerekirse, bizim Balkan halkları ile 5-6 asır birlikte yaşamışlığımız ve ortak medeniyetimiz var. Balkanlar'dan her yıl 500-600 öğrenci dini eğitim için Mısır,Yemen ve Sudan'a gidiyor. Bu öğrenciler, kendi ülkelerine döndüklerinde bu 5 asırlık, tarihi dini dokuyu yok sayarak çalışmaya başlıyorlar. Bu da aynı zamanda o milletlere karşı çok büyük bir yanlışlığın ortaya çıkmasına sebep oluyor. Dolayısı ile biz, 100 yıl boyunca İslam toplumlarını bu eğitimden mahrum etmekten kaynaklanan büyük bir maliyeti yaşıyoruz. Bu nedenle İstanbul'da bir uluslarası ilahiyat üniversitesi kurulması zaruridir." AA